Selam blog ben geldim. Aslında daha önce de geldim. Sen yoktun. Ben de “sonra yayınla”ya basmayı unutmuşum. Onlar da yok olmuşlar. Aklıma gelirse yazdıklarım, bi ara tekrar toparlayıp eklerim. Boşuna demiyolarmış, söz uçar yazı kalır. 


Bu yazıyı da yayınlar mıyım bilmiyorum. Ya da ne zaman kaldırırım bilmiyorum. İyi idare ediyorum çünkü ben. Sanayinin dibindeki selvilerin, sarı papatyaların yanında 1,5 saat kadar beklemeyi de başarabilirim. İş bitene kadar, ufaklıkla vakit geçirip, evin yolunu gayet, normal normal tutabilirim. Çünkü bazı hislerle başa çıkmak zor olsa da imkansız diil. Hayatın sundukları, ritmi, rutini, başa çıkmanı sağlıyor. Ya da başa çıkılmış hissini veriyor. Ve bu hiç fena diil. “Bir gün en sevdiğimi kaybettim. Ben neye üzülsem hep onun ölümüne ağladım” sözü hayatımın ortasına hiç çıkmayacak , yerinden bile oymayacak bir mıh gibi çakılı dursa da hala. Hiç fena diil. 


Şimdi (belki) aktaracaklarımı bugüne kadar hiç dile getirmedim. 

Sevmiyorum hala, anneler günü, babalar günü, sevgililer günü ... Birinde yeri dolmaz bir boşluk hissi yaratan hiç bir günü sevmiyorum. O güne kadar empati yapmış olsaydım, yaşamadan da bilebilirdim o hissi. Ama yapmadım. Çünkü kimse durduk yere, büyük kayıpların empatisini dibine kadar yapmaz. Empatisinden bile korkar. Allah korusun’dur empatisi bile. Ben de yapmadım. Ben o güne kadar hayatımın en büyük sınavını verdiğimi de sanıyodum gerçi. Vermemişim. Hala da vermemiş olabilirim. 


Bu özel günlerin kutlanması ciğerlerimi de kanatmıyor öte yandan. Ben sevmiyorum diye kutlanması bana ayıp, ya da üzücü, yıkıcı diil. Çünkü benim hissim bana, senin hissin sana. Hem içlere, dışlara sığmayan, uçsuz bucaksız sevme hissi kutlamalarla taşmasın da napsın? Sahi'yse?


Ben sadece, biraz uzansaydım şu ağacın altına iyi olurdu. Görüşürüz ufaklık. Ben gene gelirim. 


Zeliş 

Evde seramik yapılır mı?
Bence yapılır...
a
Author
read more ⟶
Leave a comment
Note: HTML is not translated!